1 Mart 2007 Perşembe

Biyografi denemesi


Bu biyografi ODA Projesi'nin davetiyle, hazırladıkları proje-kitap-web sitesi için yazılmıştır.
Projenin bütünü için tıklayınız. 

21 Temmuz 1969’da annem ve babamın macera için Avustralya’ya gitmesinden dolayı Canberra’da doğmuşum. Hiç hatırlamıyorum. Üç yaşında İstanbul’a kesin dönüş, ilkokul ve sancılı lise yıllarımda beni en mutlu eden annemin eve getirdiği heykel çamuru idi. Annemin Tatbiki Güzel Sanatlar Seramik Bölümü’nden mezun olmasından dolayı evimizde hep çamur olurdu. Elimden düşmeyen kırmızı çamur ile oynar, bir şeyler şekillendirirdim. Şişli’de yaşadığım gri günlerimi o çamurla sıvamaya çalışıyordum sanki. Hala 3 yaşımdan lise sona  kadar yaptıklarım annemde durur.
Üniversiteyi ilk yıl kazanamadım. Tam iki yıl şuursuzca desen çizdim. Birinci girişimde neden kazanamadığımı anlamadığım gibi ikinci girişimde neden kazandığımı da anlamadım. Ama hatırlıyorum Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nü kazanınca çok sevinmiştim. Annem seramik bölümü okuduktan sonra Almanya’da staj yapıp geri dönmüş, fabrikalarda tasarımcı ve işletmeci olarak çalışmıştı. Küçükken annemle beraber gittiğim bu fabrikalarda, belki 50 - 60 derece sıcaklıktaki, çok sıkıldığım ortamlarda çalışmak yerine, bir alternatif geliştirebileceğim ümidiyle okumaya başladım.
Fakültedeki dört yıl boyunca, Emre Zeytinoğlu ile kurduğum diyalogtan başka eğitimim adına olumlu hiç bir şey hatırlamıyorum.  Aldığım eğitim 'daha iyi nasıl bir eğitim alırdım' sorgulamasını hep yaptırmıştır bana. 50’lerde öğrenci olan profesörlerden  70’lerde aldıkları metod ve bilgilerini aktaran hocalarımın, bana katkısının, 90’ların politikasına, coğrafyasına, kentine ve yaşam pratiklerine uyum sağlamayan bir el sanatları becerisinden öteye geçmemesi çok normaldi. Zihnimi ve düşüncemi bir tek Emre Hoca açmıştır. Daha sonra bu durumu fark etmem ise bana çok şey katmıştır. Eğitimda varolan eksiklerin ne olduğunu hep araştırdım. Özellikle yurtdışı gezilerimde, sanat eğitiminin nasıl yapıldığı konusunda ister istemez birçok araştırma yaptım.
Son sınıfın ikinci döneminde Moda’da devren bir seramik atölyesi buldum. İki arkadaşımı da ortak ederek burayı tuttuk. Çok büyük bir mekandı.1993 yılında mezun oldum. Her mezun gibi, kendimi ‘sanatçı’ hissediyordum. Bu memleketin ‘bana’ ihtiyacı vardı. Dosyalarımı hazırlamış ve birçok galeriye başvurmaya başlamıştım. Sırf bu dosyayı hazırlamak için son yıl inanılmaz  çalışmış, dönemde 3 proje istenirken 12 çalışmayla diplomaya çıkmıştım. Bu işlerle hazırladığım dosyam tabiiki bir sonuç vermedi.
Biraz karamsarlığa düşmüştüm. Acaba iyi sanatçı değil miydim? Hâlbuki 4 yıl hiç kalmadan, iyi notlar ve ilişkilerle mezun olmuştum. Devraldığımız atölyede ders vermek istedim. O zaman seramik konusunda ders veren pek kimse yoktu. Ufak ufak para kazanmaya başlamıştık. Bunun yanında hediyelik eşyalar, kap kacak türü seramikler de üretmeye başlamıştık.
Her seramikçinin rüyası duvar panoları bizim de hayallerimizi süslüyordu. Önce yavaş, sonra hızlı, bir hayli pano yaptık. Para durumları düzelmişti. Herşey yoluna girmiş ama ortaklık çatırdamaya başlamıştı.
Bu sırada İsmet Doğan ile tanışmıştık. Ortaköy’deki evinde toplanıyor, sabahlara kadar ettiğimiz muhabbetlerde  sanat ile  ilgili konuşuyorduk. Bu toplantılarda Guy Debord, Guattari, Deleuze ve tabii Baudrillard ile tanışmıştım. Okumalar yapıyor, kitapları ve günlük sergileri tartışıyor, dedikodu yapıyorduk. Ali Akay, Alparslan Baloğlu, Yusuf Taktak, Özgür Uçkan gibi bir üst nesilden bir çok kişi ile burada tanışmış ve sanatla ilgili düşünmeye bu evde başlamıştım. İsmet, enteresan bir adamdı. İnanılmaz aurasıyla biz gençlere çok şey katmıştır.
O zaman biraz dahil olduğum sanat beni artık iyiden iyiye heyecanlandırıyordu. İsmet’in evinden başka  sanatla ilgili konuşabileceğim bir tek, şimdi eşim olan Gaye vardı. İkimiz resmen aranıyorduk. Sonra Uluslarası Plastik Sanatlar Derneği başkanı Hüsamettin Koçan’ın tavsiyesi ile kurulan DAGS (Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği) ile tanıştım.
Artık daha çok şey okumuş ve biliyordum. Düşünüyor ve sözüm oldukça projelerimi oluşturuyordum. Ayrıca mimarlarla çalışıyor ve yaptığımız panoları şantiyelerde takmak için haftalarca çalışıyorduk. Ama nedense bu ticari başarı beni çok mutlu edemiyordu. Okulu çok özlüyordum. Yüksek lisans sınavlarına hazırlandım. Bana göre çok iyi bir dosya ile sınava girdim. Beni ‘çok iyi iş yaptığım, atelyeye de nasıl olsa sahip olduğum için girmeme gerek olmadığını’ söyleyerek refuse etmişlerdi. Bu beni çok rencide etmiştir. Halbuki daha çok öğrenmek ve açıkçası okuldan beslenmek istiyordum.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne yüksek lisans eğitimine başvurmam ve girmem ile evlenmem aynı yıllara denk geliyor.
DAGS önemli bir oluşumdu. Her hafta buluşur tartışır, çeviriler yapar, geliştirdiğimiz projeler için sponsor arardık. Ekip çok iyiydi. Vahit Tuna, Elif Çelebi, Gaye İnal, Alican Yaraş, Didem Dayı, Genco Gülan, Yeşim Özsoy, Halil Altındere ve Nadi Güler. Performans Sanatı’nı araştırıyor ve bedenin yaşamdaki ifade sınırlılıklarını daha görünür kılmak  istiyorduk.
Birçok etkinlik düzenledik. “Performans Günleri” bunların başında gelir.
Atelye ilişkileri artık iyi gitmiyordu. Ortaklardan birine payımızı devrettikten sonra 1996 yılında Gaye ile yeni bir atelye açtık. Bu atelye daha satışa yönelik bir mekandı. Cadde üstü olması, perakende satış için üretimimizi arttırdı. Dekorasyondaki yeni ithalatçı sektörler, pano işini bıçak gibi kesmişti. Hem ders veriyor, hem de satış için deli gibi üretiyorduk. Atelyeden burnumuzu çıkartamıyorduk. Ev geçindirmek için başka bir alternatif arayışlarına başlamıştık. Bu kapalılık birçok şeyi kaçırmamıza sebep oluyordu. Ama uzunca bir süre bu durumun alternatifini  bulamadık. Bu arayışlarda bir ara sanat galerisi açtık. Bu galeride sergilerin yanı sıra çeşitli sanatsal sunumlar da organize ediyorduk. O dönem bir çok hocamız bize destek vermiş, kendi uzmanlık konularıyla bizlere katkı sağlamışlardır. Ateş Arcasoy ve Güngör Güner bu hocalarımın başındadır. Yavaş yavaş ticaretten uzaklaşmaya başlamıştık. Bir çıkışını bulur bulmaz da atelyemizden ticari satışı kaldırdık.
DAGS’da yavaş yavaş çatırdamaya başlamıştı. Sadece biz değil, herkes evleniyor ve işe giriyordu. 30’lu yaşlara girilmiş ve sanat için yanyana gelmek için vakit ayırmak zorlaşmıştı. Dernek olma meseleleri de sıkıyordu. Benim başkanlığım dönemimde sona geliyorduk. En  son etkinlik organizasyonumuzu Bilgi Üniversitesi ile birlikte Babylon’da düzenledik ve sonrasında DAGS’ı feshettik. 90’lı yıllarda gençlerin kurduğu ilk inisiyatiftir DAGS. Daha çok uzun sürmeliydi belki ama artık Nadi ve ben kalmıştık. Herkes işlerinden başını kaldıramıyordu ve bitirdik.
Aynı okulda sanatta yeterliliğe alınmıştım. Hep okulda öğretim elemanı olmak istiyordum. Nedense danışmanım Prof. Dr. Güngör Güner ile aram çok iyiydi ama bir türlü asistan olma meselemle ilgili ciddi bir konuşma yapamıyorduk. Yaptığım sanatta yeterlik sırasında, seramik sanatının güncel sanata dahil olmadığını iki ayrı kutup gibi bir biriyle ilişki kurmadıklarını görüyordum. Seramik sanatçıları önemli etkinlik ve sergileri bile takip etmiyor sadece seramik ile ilgili sergilerde buluşuyorlardı. Ayrı bir koloni gibiydiler. Seramik malzemesinin eleştiri ile kendini vareden sanatın içinde olması için çok uğraşıyordum. Dekoratif olmanın haricinde malzemenin kavrama kattıkları, bağlamları ile birlikte düşünüyor ve hiç durmadan  sergiler düzenliyor veya davet ediliyordum. Bu dönemde ürettiklerimi başarılı bulurum. Galeri X’le çalışıyordum. Şimdiki anlamda sanatçısı değildim ama proje götürüp Gülsün Erbil’e kabul ettiriyordum.  O dönem dostluğumuz çok iyiydi. Desteğiyle bir çok sergiyi orada organize ettim. Bu sergi açılışlarından birinde tanıştığım sevgili Nevzat Atalay beni eski dostum yardımcı doçent rahmetli Serdar Aytöre'nin çalıştığı Kocaeli Üniversitesi’ne davet etti. Bu davetten iki yıl sonra açılan kadro ile 2004 yılında yardımcı doçent olarak Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde çalışmaya başladım.
Sonunda bir üniversitede olmanın mutluluğunu yaşamaya başlamıştım. Bu mutluluk hala devam etmektedir içimde. Fakültemde çok iyi dostlarım oldu. Ders vermek, anlatmak için çalışmak, okumak, araştırma yapmak, öğrencilerle proje geliştirip uygulamak, sanat üretmekle eşdeğer. Bir üretim gibi ders vermek… Dersleri eserleştirmek… Sanat ve derslerdeki plastik yapı. Buralarda Beuys’a çok yakın hissetmişimdir kendimi. Ders vermenin bir eylem biçimi olması, aktivist yapıyı içinde barındırması, muhalif ve eleştirel yapıyı çoğaltması benim için çok değerlidir.
Artık eğitimciyim. Safiye Başar ile birlikte kurduğum seramik bölümünün başkanıyım. Seramik malzemesinin kendi dili ile kurulmamış o kadar ham alanları var ki… Seramik sanatının ilişki kuracağı alanları da ortaya çıkartıyor bu durum. Sözün, eleştirinin, ideolojinin önemli olduğu bir alandan bahsediyorum. Verdiğim eğitimi söz ve tasarım geliştirme metodları üzerine kurdum. Guy Debord’un Gösteri Toplumu ile başlayan eğitim, galeri ve müzelerde devam etmekte. Yaşamı tasarımlara taşımak için geliştirdiğim metotlarla verdiğim eğitime sunum, metin oluşturma, konuşma, ikna etme gibi konuları da dahil etmekteyim. Seramik bölümlerinde daha çok sektörel, malzemeyi fetişleştiren eğitim modellerini dışlayarak, önce söz ve eleştiri oluşturmak üzerine çeşitli pratik uygulamalar dahilinde eğitimin olması gerektiğine inanıyorum. Seramik sanatçısından önce sanatçı olma anlayışının, bugünün tanımlarını analiz ederek, her yıl güncellenmesinin, seramik sanatına çok daha büyük bir katkısı olduğunu düşünmekteyim.
Bu doğrultuda sanatta fetişleştirilen her şeye karşı alternatif bakış pratiklerini oluşturmayı amaçlıyorum. Müze, galeri, koleksiyoner, iktidar, sermaye karşısında eleştiri geliştirebilen ve bu eleştirinin bağımsız bir üretimin ana direği olduğunu vurgulayan bir yapı ile öğrencilerime ulaşıyorum.
Konuşmayı bilmeyen bir çocuğa, alfabe öğretmenin bir yararı olmayacağı düşüncesiyle geliştirdiğim bu deneysel sanat eğitiminden mezun olan öğrencilerimin üretken olduklarını bilmek gayet mutluluk verici.
Bunun dışında 5 yıldır Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nde, 2 yıldır İstanbul Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’nde lisans dersleri veriyorum. Bir çok öğrenciye bu doğrultuda ulaşabilmenin hazzını yaşıyorum. (not: artık msgsü temel eğitim bölümü öğretim üyesiyim.)
Seramik malzemesini güncel sanat sergilerinin içinde kullanıyorum. Performans yapmaya devam ediyorum. Öğrencilerimle geliştirdiğim projelerde açık ve kamusal alanlarda çeşitli deneysel eylemler geliştiriyor ve uyguluyorum. Çevre sorunları ile ilgili hazırladığım projeler üzerinde ciddi zaman harcıyorum.
Bu projelerin en önemlisi Aslı Çetinkaya'nın başlattığı Tandem ve Anadolu Kültür destekli bir projededir. Erden Kosova ve Volkan Aslan ile birlikte metropollerin dışında güzel sanat fakültelerindeki sanat eğitimlerini tartışmaya açan bir proje bu. (Bağımsız Sanat Eğitimleri Platformu) Eğitimin bugünün hızla değişen sanat tanımlarına göre güncellenmesi gerekliliği üzerinden çeşitli konuşmalar ve atelye çalışmalarını gündeme getirdiğimiz buluşmalar dahilinde karşılaştığımız, çeşitli farklı ve yararlı eğitim modellerinin de kaydını tutuyoruz. Bir anlamda çeşitli eğitim modellerinin dolaşıma sokulmasını amaçlıyoruz. (örnek için tıklayınız) Bunun gibi iki farklı projede daha çalışıyorum. Bunları da zaman içinde gelişmeler oldukça bu metne ekleyeceğim.
Sanatın müdahale ederek ürettiği, sorguladığı alanlarda nefes alıyorum. Müdahaleci ve eleştirel tavrımla bağımsız üretimlerime, sermaye odaklı sanat piyasasının bilinçli bir şekilde dışında kalarak, yeni yapı ve algı araştırmalarımla sözüm oldukça üretimime devam ediyorum. Bu model üzerinden gençlerin de nefes almalarına uğraşıyorum. Sanırım en büyük projem de budur.
Daha uzun zaman öğrencilerimle birlikte sanatın kendi özerk alanından beslenmesinin yerine yaşamdan, gerçeklerden beslenerek, gidişhata müdahale edebilirim diye düşünüyorum.
Sanatın sadece sanatçıların ilgi alanı değil herkesin tüketebileceği bir alan olduğu inancımdan gelen enerjiyle üretimlerim devam edecektir ümidiyle...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder